Al Rıhtımların Birinde Yeşilin Sana Baktığı Yerden

Rutubet vardı boş odanın katran renkli, çatlak duvarlarında. Islak, iğrenç bir küf kokusu etrafı saran… Kadın da farkındaydı. Susamış, çatlak dudaklarından bir “Ah!”sesi yükseldi. Ahşap kapı üstüne kitlenmişti. Kapıyı sinirinden birkaç kere tekmeledi.  Oda bir hücreydi. Hücrenin içindeki tek çekirdek kadındı. Bir tutsaktı. Woolf’tan bir bedendi kadın başına… Değiştiremeyecekse kabul etmeliydi. Dünyası siyah ve beyazdı.

Tavanda gezinen örümceğe dalmıştı gözleri. Yere bağdaş kurarak oturmuştu. “Ben neyim, neredeyim?” diye söylendi boş bir odanın tenha duvarları arasında. Neden burada olduğunu, nasıl buraya gelmiş olduğunu bilmiyordu. Rüyada mıydı? Emin değildi. Sol yanağına bir tokat patlattı. Hayır, değildi. Kızaran yanağının acısıyla odadan bir an önce çıkması gerektiğini hissetti. Ayağa kalkmak istedi. Karıncalanmıştı bacakları. Sağ ayağını sol bacağının altından kaldırmaya çalıştı ilk önce. Olmadı. İki bacağını uzatmayı denedi bu sefer. Uzattığı ayaklarını birkaç dakika ovdu ve sonunda kalkmayı başardı. Ağrıyan beline götürdü ellerini. Kim bilir, kaç saattir aynı pozisyondaydı.  Kolundaki saate baktı. Saat durmuştu. Kapıya doğru yöneldi. Bir helikopter sesiyle irkildi, tüyleri diken diken oldu. Dört duvar odanın sol tarafında bir pencere vardı. Sararmış bir perde çekilmişti üstüne. Pencerenin olduğu tarafa yaklaştı. Perdeyi çekmek için ellerini uzattı ve birden çekti. Tozlar havaya kalktı. Perdenin arkasında parmaklıklar, onun arkasında simsiyah bir duvar; duvarın tam bitişiğinde bir iskemle ve üzerinde yanan parlak gümüş bir şamdan. Tavanda ise yolunu kaybetmiş beyaz bir örümcek. Yaşadıkları bir kabustu, düş değil. Bu kabusun tek kurbanı kadındı. İnşa edildiği gibi yıkılamayan yegane gerçeklik… Bu yüzden kafası karıştı kadının. Bir son varsa başlangıç da olmalıydı… Göz kapakları ağırlaştı, midesi bulandı. Beyninin ona yaptığı bir oyundan ibaret olmalıydı. Bağırmaya başladı. Ağzından çıkan her ses kendisine döndü, yankılandı, kulaklarını çınlatan bir siren oldu ve korkuttu.

Parlak gümüş şamdanın çevresine örülü örümcek ağına ilişti gözleri bu sefer. İçinden süzülen mum ışığı söndü sönecek. Vakit dar… Çıplak ayaklarının üstünden siyah bir böcek geçti. İlerliyordu şamdana doğru. Farkında mıydı? Siyah böceğe biçilen kaderin bir parçası… Oysaki, görülmeyecek tuzak değildi tavanda gezinen örümceğin ağı. Kadın, o siyah böcek olarak hayal etti kendini bir an. Aklının dehlizlerini zorladı. Onu buraya getiren, bu odaya kapatan kaderi miydi, yoksa bizzat kendi miydi? Bir titreme geldi. Daha fazla düşünmek istemedi çünkü düşüncelerinin ve düşünün içerisinde yabancı kalmış birisi için zor gelmişti bu tür sorular.

Bozmalıydı kadın elleriyle bu örümcek ağını. Yıkmalıydı büyük örümcekten yavru örümceğe geçen saltanatı. Çünkü bu şekilde ölmemeliydi böcek. Bu kadar davetkar olmamalıydı ölüm. Kadının vicdanı böyle bir ölümü görmeye dayanamazdı. Kararını vermişti. İlk önce örümceği öldürmeliydi. İntikamını bu şekilde almalıydı geçmişinden… Tavanda gezinen örümceği avuçlarının arasına aldı. Bir süre örümceği parmaklarının arasında gezdirdi. Sonra yere attı ve üstünden geçti. Topuğunun altında ezilen örümcekten çıkan çatırdama sesi kulaklarını doldurdu, adeta sağır etti kadını. Elleriyle kulaklarını kapadı. Az önce hareket eden, yaşayan örümcek feci bir şekilde ölmüştü. Kanlanmıştı kadının şişik ayakları, karıncalanmıştı bu sefer elleri. Kırmızılandı düşünü kurduğu dünya. Kendi kurduğu dünyanın katili oydu artık… Ancak yaptığı işi bitirmeliydi. Sol cebinden çıkardığı mendil parçasıyla örümceğe bir kefen giydirdi.

Kadın iki elini birbirine sürttü ve ısıttı. Örümcek ağının içine daldırdı sonra. İkiye yardı ağı bir an tereddüt etmeden. Görev tamamdı. Örümceğin ölmeden önce yaptığı son eseri böyle yok etmişti. Eteğinin sağ cebinden bir çakmak çıkarttı ve yaktı. Bozulan örümcek ağının altında bir gizem yatıyordu. Katran renginde olan duvarın üzerindeki notu okumaya başladı:

“Bir karınca. Önünde koca bir kaya. Kayanın içindeki oyuk. Girmeye çalışıyor karınca oyuktan içeri. Oyuk derin zavallı karınca için.”

Aklının küçük oyuncağı mı olmuştu? Ne anlatılmak isteniyordu bu dizelerde. Sarhoş oldu kadın. Beyni göç yaşadı tane tane okuduğu bu sözlerle. Neyi doğru, neyi yanlış yapmıştı ki şu an bu vaziyetteydi? Sorduğu sorulara yanıt aradı. Karanlık odadaki dört duvar aklının setleriydi. Yıkmak isteyip de yıkamadığı gerçekler… İlerleyemiyordu bu yüzden. Kaçamazdı gerçeklerden. Ne bir adım geri ne de bir adım ileri… Parmak uçlarının altındaki yer kayganlaşmaya başladı. Çıplak ayakları daha fazla dayanamadı, kaydı ve düştü kadın. Uzuvlarıydı buz kesen, topraktı acıtan. Tekrar kalkmak için çırpındı ama battı. Battıkça battı… Sırtında bir el hissetti sonra. Bir değil, iki değil, üçe yükseldi bu eller. Aşağıya çekiliyordu çoğalan eller tarafından. Ağlayası geldi. Bağırdı ancak yardımına gelecek birisi yoktu. Sesi gitgide kısıldı. Bir çıkış yolu bulmalıydı, kurtulmalıydı bu yaşadığı felaketten. Fakat durumu kabullenmesi fazla zaman almadı. Hedeflerinden, amaçlarından ve kendinden vazgeçti. Bir hiç olmak istedi. İndirdi göz kapaklarını. Bıraktı kendini ellere. Düşündü. Herkes gibi yaşamak, uyumak da güzeldi.

Solucan deliğinden geçti, karınca deliğinde büyüdü. Fare deliğinde kendine yer aradı. Ama sığamadı hiçbirine. Narin boynunu çıkaramadı dışarı. En öndeki boş koltuğa oturdu. Hareketsiz kaldı kolları bir süre. Titreyen elleri… Sıkıca tuttuğu tükenmez kalemi oynatamadı. Yazmak istemedi çünkü yazası gelmedi sonlu ama sınırsız olan o kitabı. Dakikalar birbirini kovaladı. Akrep yelkovanı geçmek üzereydi. Kalbine basınç yapan yumruğunu göğsünde hissetti kadın. Sınav için tanınan süre daha bitmemişti. Kelimeler karıştı. Sildi ve sildi… Ama yılmadı. Tekrar ve tekrar yazdı aklındaki sözcükleri. Vakit kısıtlıydı. Heyecanını yenemedi. Kaplumbağa hızına bir türlü erişememişti şu kısacık hayatta. Tükenmez kalemini elinden düşürdü. Fakat aldırmadı. Yol uzundu; arkasına değil, önüne bakmalıydı. Uzun bir soluk aldı salonun tükenmiş atmosferinden. Zamanı gelmişti artık. Kitabı asıl sahibine teslim etmeliydi. Ateşlendi, hastalandı ve kustu. Kahkahalar arkasından yükseldi. Sayfaları boş olan bir kitaptı onu yaralayan, vicdanına bir kibrit çakan. Kadının yanaklarından süzülen gözyaşları çehresini yaktı.

“Vuku bulur duam. Vakit, arz etmez önem.Yürekten çıkar, gözlerde hapsolur; çehreye bir nur iner, kıvılcım oluşur. Kara noktaların doldurduğu çukurda aydınlık kabzolur. Simurg, ruhlara buyur edilen… İlham kuşu uçar, çalar kapıyı. Kanatlarına bağlıdır bir ip. İp, ince… Aman! Kopacak neredeyse tuttuğum yerden.” Bin aynalı tapınağın kitaplık kısmından rastgele çekip aldığı kitabın ön sözü böyle başlamış ve bir nokta ile bitmişti. Kadın, bin aynalı tapınağın bir köpeği değildi; hiçbir zaman da olmayacaktı. Onun ihtiyacı olan sadece bir insandı. Çünkü insan, insanın aynasıydı.

Kitabın sayfalarını tekrar karıştırdı. Kendi elleriyle yarattığı cehennemin bekçisi mi, yoksa mistik bir yolculuğun hizmetkârı mı olmuştu? Çözemedi bu varoluşsal gizemi. “Bilmiyorum işte. Neyi ne kadar bilmem gerektiğini bilmiyorum,” diye mırıldandı birkaç defa kadın. Dizinin üstünde duran kitabı yere fırlattı. Ayağa kalktı ve düşünmeye başladı. Yaşadıkları bir simülasyon olmalıydı. Küpteki denek miydi, küçük akvaryumdaki büyük balık mı? Ne anlatılmaya çalışılıyordu yoksa her şeye birden fazla anlam mı yüklüyordu? Küçük bir sivrisineğin Nemrut’a yaptığı işkencenin aynısını, kafasının içinde dönüp duran bu düşünceler yapıyordu kadına. Yürüdü ve tapınağın merdivenlerinin önünde birkaç saniye duraksadı. Merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladı. O indikçe binlerce harf, binlerce göz peşinden geldi. Hepsi tek bir silah oldu. Çünkü attığı her adımdan, öğrendiği, duyduğu her kelimeden her harften o sorumluydu. Arkasına bakmadan dört, beş basamak atlamaya başladı. Kaçmalıydı. Hızını daha da arttırdı. Labirentleşmiş ve çarpıklaşmış düzenin parçası olan bu yabancı ruh, günah çıkartmalıydı…

Ancak, ayak izleri mühürüydü kadının. Binbir aynalı tapınak içinden çıkılamaz bir kafes olmuş ve örümcek ağını aslında onun kaderine ören olmuştu. Kaçamazdı kadın. Nereye kaçacaktı? Yolun ortasındaydı. Sabahı gece olmuştu. Gölgesi kitaplıkta, bir yarısı dört köşe dört duvar o odada, hücrede kalmıştı. Kadın gördükçe ve düşledikçe güzelleşecekti evren. Bu yüzden aydınlıkta kalmalıydı kadın anlamasa da dünyayı, onu çepeçevre saran sarmaşığı, ona tutulan siyah aynayı…. Kabullenmeliydi çünkü değiştiremezdi gerçeği. İzini kaybettirmeye çalışırken, kendini de kaybetmişti kadın. Kaybolmuştu. Ancak kurtuluş vakitten öte, sabaha yakındı…

Onu takip eden gözlerden eser yoktu şimdi. Ayakları yere basıyordu. Rüya, düş, gerçek, kurmaca… Hep aynı klişe işte. Ne fark ederdi? Nefesti yaşatan, nefesti sorgulatan, nefesti uyuklatan…

Daha yolun başındayken ağzına attığı şekerin tadı damağında kalmıştı. Tepelerden yükselen leylekler gibi uçmak istedi kanatlanıp. Öfkeydi onu iteleyen. Koridorun sonundan gelen bir sigara dumanı sis olup çöktü üstüne. Önünü göremez oldu. Ancak koşmaya devam etti. Sürtünmeye galip gelmişti. Bir kum saati, kadının yarattığı rüzgara dayanamadı ve yere çakıldı. Saatin kumları kadının ağzına kaçtı. Tatlı acıyla karışmıştı. Kadının nefesi kesildi. Çürük dişlerinin arasına kaçan kumları, dili ile kanatırcasına çıkarmaya çalıştı. Yere birkaç kere tükürdü. Önünü kesen bir taş… yoktu. Nefes nefeseydi. Koridorun sonundaki iki kapılı hanın önüne geldi. Altın vadeden kapının önünden geçti, tahta kapıdan içeri girdi. Bir asansör ayaklarının dibindeydi şimdi. Adım atmasıyla yükselmesi bir oldu. Asansörün kapısı camdandı. Kanlanan gözlerinin indirdiği perdeyle kuş bakışı baktı ayaklarının altında olan saklı bahçeye. Yukarı dikti gözlerini. Ufacık bir gülümseme belirdi topraklanmış yüzünde. Bir fırtına! Sallandı asansör. Onu göklere çıkaran şimdi aşağıya çekiyordu. Sıkıca tutundu asansörün demirlerine. Gecesi sabah oldu. Asansörün kapısı uçtu. Kadın ucu bucağı olmayan bir denize savruldu. Ne bir yılana sarıldı, ne de bir yunus karşısına çıkıp onu yuttu. Anladı kadın. Gözlerinde kurulmuştu yalnızlık. Bu mistik yolculuğun sonunda kazanan yoktu. Bir hiçti. Çünkü dünya bir pencereydi. Sırası gelen bakıp geçecekti…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s