Kulağıma Çalınıyor Bir Fısıltı: “Ne Gerçek, Ne Hayal…”

Parmak uçlarımın arasından dökülen su damlaları gibi birer birer akıyor zaman. Her bir saatte, her bir dakikada, bir saniyede geçen sayıları arıyorum ben. Geride kalan rakamları düşünmüyorum. Bekliyorum, gönlümün çeşmesinden şarıl şarıl akan sular duracak. Kendi bahtsız yolunda kaybolacak, biliyorum.

Oturuyorum bir iskemleye, karşımda süt beyazı bir duvar. Gözümü dikiyorum bir noktaya, sadece bakıyorum. Donuk gözlerimin karalığında kayboluyorum. Ne beyazını siyahından ayırabiliyorum gözlerimin, ne de siyahını beyazından. Süt beyazı duvar, seherde yağan karın yumuşak hali. Yalnızlık. Elimde ne bir kitap ne de bir sigara. Ortamın kasvetli sessizliğini martılar bozuyor. Aldırmıyorum, duymak istemiyorum hiçbir ses ya da yankı. Aklımın limanlarında süzülüyorum usulca, denizin kokusunu burnuma çekiyorum. Tuzlu hava yüzümü ısırsa da önemsemiyorum. Fırtınanın kollarına bırakıyorum kendimi. Şimdi kapıyorum gözlerimi, akarken bir kuru yaş. Yanardağdan püskürür ya lavlar, yakıp yok eder ya üzerinden geçtiği çıplak ovayı. İşte yakıyor bu yaşlar çehremi. Yanımda buzdan bir torba olsa da bastırsam gözeneklerine, her noktasına. Her hücremi dondurabilsem. Sonsuzluk bence o kadar da uzak değil.

Kalbimin derinliklerinden gelen, dilimden bir türlü dökülemeyen sözler… Hıçkırıklar olur bu kelimeler boğazımda. Yara açıyor bedenimin farklı noktalarında. Damarlarımda dolaştıkça kan, çıkış yolu arıyorlar kendilerine. Aman aman, çıksınlar aklımın dehlizlerinden. Bıraksınlar beni, kemirmesin beynimi gece gelen sessiz bir fare gibi. Uçup gitmek istemezler mi kuşlar hapis kaldıkları kafesten? Şimdi neden bırakmıyorlar beni? Bırakın, bırakın nefes alayım.

Yutkunuyorum, çölde kalmış bahtsız bir bedevi… susamışım. Koşuyorum nefes nefese. Ben hızımı arttırdıkça daha bir uzaklaşıyor pınar. Ulaşamıyorum, ellerim üşüyor; ayaklarım buz kesiyor kızgın çölde. Serap görüyorum galiba. Güneş tam tepede.

İkindi vakti…  Meltem ağacı dans ettiriyor âdeta. Dallarından dökülen sararmış yapraklar dört bir yana savruluyor. Çürümüş meyvelerini bağışlıyor toprağa. Meyve ağacının çatırdama seslerini duyar gibi oluyorum uzaktan. Yağmur çiseliyor, kırağı oluşturmuş yosun renkli çimlerde. Basıyorum çıplak ayaklarımla üstüne çimenlerin, bağdaş kurup oturuyorum; ıslak soğuğu akciğerime çekip bırakmıyorum. Geri dursun benden rüzgâr.

Ne gerçek ne hayal. Karıştırıyorum birbirine şu iki kavramı. Vardan yok, yoktan var olan. Bir dilemmadır bu. Okyanusları, kıtaları aşar; emilir her bir insan solarken havayı. Gökyüzündeki kara bulutların sırtında kar taneleri olur inerler mahlukatın omuzlarına. Ah! Nefesim daraldı düşünürken.

Fotoğraf: Kübra Dumangöz, “Kadıköy’de Gün Batımı”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s