Karanfili Kurutmak

Edebiyat Yarışmaları.com sayfasının düzenlediği “Anne Şiirleri” yarışmasında ilk 10’a girdi

Suikast!

Serçe uçamadı

Kedi çoktan kavramıştı

Narin boynundan

Keskin dişlerini geçirdi gerdanına

Merhamet

Boş lakırtı

Doğal Seçilim

Vermişti kararını ezelden

Bulanırken toprağa serçe

***

Çalındı

betonarme apartmanın çelik kapısının zili.

Adını koyamadı hislerini kadın.

Heyecan mı yaptı ne?

Tekrar vuruldu kapı.

Nadir kalktığı yatağından

kalkmakta zorlandı kadın ilk once.

Adımlarını sıklaştırdı kapıya doğru

belinin sağ kısmına ağrı girerken.

Ne denirdi ki şimdi,

ne söylenirdi kapıya gelen misafire?

Kilidi indirdi kadın.

 

Kuryeymiş meğer!

Bir şeytan

geçmiş olacaktı

kurye ile kadının arasından,

bir esinti geldi

kadının kalbine.

Ağzını bıçak açmadı kuryenin.

Kuryenin değmedi gözleri

 kadının gözlerine.

İşaret etti

Kadının imzalayacağı kağıdı.

Kalem tuttu elleri kadının.

Nasıl imzalanırdı?

Unutmuştu kadın

 kağıdın üzerine bir çizik atmayı.

Düşündü…

İsminin baş harfini yazdı,

Başındaki A’yı uzattı,

Altına da

bir nokta karaladı.

 

Kadın

Bir kere değil,

İki kere döndürdü

bu sefer kapının anahtarını.

Kuruldu eşinin eskittiği iskemleye,

Ruhu bütün oldu kadının

Kırmızının en yakıştığı tona sahip

 İskemle ile…

Yıttı zarfı kadın.

Çıkardı içinden özensiz yazılmış kağıdı.

Sesli okudu kadın

Tane tane,

“Anne”

diye başlayan cümleyi bitiremedi.

Ela gözlerinden istemsiz bir yaş süzüldü.

Kızına bir kin beslemezdi,

Besleyemezdi işte.

Bir nedeni yoktu

nefret etmek için

Ama artık sevmek için de…

 

Birkaç gün sonra tekrar çaldı kapı.

Kadın doğruldu yatağından yine.

Çekti tozlu sararmış perdeyi.

Laciverti siyaha çalan bir araba…

Anladı Anne,

limana vurdu

artık gemi.

 

İki sene sonra ilk defa gördü kızını.

Değişen sadece ruh mu?

Kızı elinden tuttu kadının

“Hadi, Anne? Geç kalacağız.”

“Kızım ben…”

“Anne, buradayım. Bak, döndüm.”

“İskemleyi de alsak olmaz mı kızım?”

“Aman, ne yapacaksın eskimiş kırık iskemleyi Anne?

Yenisini alırız emekli aylığın ile.

Evini de satarız, sen hiç merak etme!”

Anne sustu,

Sessizliği konuştu önce

“Bir o var, bana ondan hatıra kalan…”

Kızı elini karnına götürdü,

 “Tamam, Anne. Haluk gelir birazdan. Nasıl taşırım şimdi ben?”

Arabaya binerken belki son kez bakacaktı

Anne,

Kilidi daha yeni vurulmuş terkedilmiş eve… Okumaya devam et “Karanfili Kurutmak”

Sukutuhayalden Öte

Anılardı peşini bırakmayan. Memnuniyetsizlikti aklındaki planlarına gölge olan. Bir türlü mutlu olamaması… Geçmişinin kırıntıları kalmıştı ruhunun unutulmuş bir köşesinde.Onu hasta eden yorgunluğunun bitmeyen işkencesiydi. Yerinden kımıldayamıyordu. Ne sorulan sorulara cevap veriyordu, ne de bir tepki gösteriyordu etrafında toplaşan hasta ruhlu insanlara. Yüzündeki ifade mermerden daha sert ve daha soğuk; konuşması ise hayalden öte…

şlerinde gezdiği yerleri ne zaman görecekti? Normal insanlar gibi ne zaman ayakları dile gelecek, parmak uçları yerden yükselecekti? Hareket etmek, nefes almak kadar zor muydu? Anlamlandıramadığı sorular, bir sorun olarak karşısına çıkmış; onu yalnızlığın kucağına atan olmuştu. Aslında birisi vardı: Sükût… Sükût’tu onu yalnız bırakmayan, dilindeki tüyleri bir bir yolan… Başının etrafında dönen sivri sineklerin vızıltısı onu rahatsız etmiyordu. Çünkü kalabalığın içinden çekip çıkarmak istediği Sükût’un sahibi oydu.

Sükût, sabah yedi sularında onu ziyaret eder; gece ise saat on bir gibi alnına bir öpücük kondurarak ayrılırdı rutubeti ağır odadan. Ayak parmak uçlarına basarak yürürdü Sükût.  “Bizim işimiz sakinlik,” derdi. Sükûttu kişileşen, karaktere bürünen, yol gösteren. Sükût’un yalnızca uyku vaktine kadar kalması rahatsız edici bir durumdu onun için. Neden geceleri ayrılırdı Sükût, nam-ı diğer Sıhhat? Elmacık kemiklerinin ağrısıyla uyanmayacak, dişlerini geceleri sıkıp kanatmayacak, kendisiyle olan savaşı bitirecek bir tek gündü istediği. Çığlıklar, gözyaşları ile boğulurken yediği iğne bayıltırdı onu acıdan.

İkindi vaktinde dışarıdan gelen çocuk seslerini duydu. Yağmur damlaları yarım saat penceresini yıkadı. Şimşek çaktı, odası aydınlandı. Korkmamıştı. Çocuklar dışarıdaydı. Bir ihtimal okuldan gelme saatleri olacaktı. Pencereye doğru yanaşırken, bir yandan da yüzündeki kırışıklara doğru götürdü elini. Elmacık kemiklerinden alnına doğru parmak uçlarını götürdü ve yüzünün üzerinden geçti. Çocukluğundan bir anıyı hatırladı. Gökkuşağına dalan gözleri yüzünden okul servisini kaçırdığı zamanı anımsadı. Geçmişti.

Gök gürültüsü sehpanın üzerindeki vazoyu titretti. Çatladı vazonun kenarları. Aldırışsızdı. Yenisini almayacağı belliydi. Ama yine de bekledi vazonun düşüp kırılmasını. Bir ses… bir ses olacaktı odada. Kendisinden başka bir ses…

Dış ve iç kapı anahtarlarını parmaklarının arasına aldı.  Şıkır şıkır bir ses içini gıdıkladı. Çöpü atmak için sokağa adım attığında gördü çöp konteynırının yanındaki yapboz parçalarını. Birer birer topladı önce.  Rüzgarın çimenliklere savurduğu kutunun içine tek tek koydu sabırla. Cebinden çıkardığı mendille tuttu kutuyu sonra. Sağ koluyla göğüs hizasına getirerek kavradı yapboz kutusunu. Yavaş yavaş yürüdü. Kiremit renkli binaya  girdi, dolambaçlı merdivenlerin korkuluklarına tutunarak çıktı. Saydı merdiven basamaklarını. Bir, üç, dört, altı, yedi, dokuz, on dört, on altı, yirmi iki… Yirmi ikinci basamakta durdu. Anahtarını kilide taktı ve içeri girdi. Belinin ağrısını, ayaklarının zonklamasını hissetti. Ağız tarafından aşağıya doğru bir çekiliş gerçekleşti. Somurttu. 

Yatağının üstüne oturdu. Çekyatın ayakları gıcırdadı. Cızzz sesi kulaklarını çınlattı. Sıkıca tuttuğu yapboz kutusunu yatağın üstüne bıraktı. Sehpanın üzerindeki fesleğen saksısının kenarındaki ıslanmış bezi eline aldı. Kutunun üstünü güzelce sildi. Yapboz kutusunun üzerindeki tema resim, onun dikkatini çekti. Mavi önlüklü bir erkek çocuğu ve bir yaşlı kadın vardı. Çocuğun sağ elinde bir papatya demeti, sol elinde mürekkepli bir kalem; yaşlı kadının ise sağ elinde kırmızı bir duvar saati, diğer elinde kırık bir ayna vardı. Açtı kutuyu, döktü içindekileri ansızın.

Şimdi bir yapboz vardı ellerinde, bir o kadar da yattığı çekyatın üzerinde. Yattığı yerde, binbir parçaya ayrılmış yapboz… Sükût gündüz yardım etse de bitmeyecek bir oyuna kendini kaptırdı. Yapbozun bazı parçaları zamanın kölesi olup arkada kalmıştı. Eşsizdi, görünmez olmuştu. Hep bir şey eksikti, belki de yitik… İnsan istese de tamamlanamazdı

Okumaya devam et “Sukutuhayalden Öte”

Aromalı Sigara

“Sen hiç ben olmadın ki… Ben olmadan beni nasıl anlarsın?” diye sordu. Gözlerini kıstı. Sözlerinin bittiği yerden yeniden başlar olmuştu. Dudağından çıkan işte bu kelimeler önce midesini bulandırdı, sonra da aklını. Vişne aromalı, karanfil kokulu sigarasından çıkan dumanı seyretti. Yanında oturan arkadaşının nefes alışverişlerini dinlemeye koyuldu. Üç metre uzaktan birkaç gün önce havaalanında tanıştığı biri, ona eliyle selam verdi. Bir an tereddüt etti. Başıyla karşılık vermekle yetindi. Okumaya devam et “Aromalı Sigara”

Rast Gelsin!

Her meyveden tat almaya benzer başkalarının düş(ünce)lerinde yoğunlaşmak. Gördüğü tabuttan rüyalar iki yakasında. Gerçek ve hayal arasında gitgel yaptığı yaşamda, hep başkalarının sırdaşı olmuştu hep önceki hayatında. Önceki hayat? Hayatı “önce ve sonra” diye ikiye ayırmak, yaşamın kendisini bıçak darbeleriyle hırpalamaktan öte neydi ki aslında?
Okumaya devam et “Rast Gelsin!”

Gözlerinde Kurulmuştu Sarmaşık

İki avucunu birbirine sürtüp iyice ısıttı. Göz kapaklarının üstüne yavaşça koydu. Ağırlaşan gözleri uykusunu geri getiremiyordu. Yorgunluk yorganı olmuştu, yastığı yoktu… Kirpik dipleri kaşınıyor, gözlerini avuşturuyor; yine de uyuyamıyordu. Saat sabahın beşi. Yatağında beş saattir dönüp durmuştu. Aklındaki düşünceler bir türlü paydos vermiyordu. Yaklaşık bir aydır uyku sorunu vardı; çözümünü bulamıyordu. Çözümü erken uyumak veya aldığı kafein miktarını azaltmak değildi, başka bir şeydi bu. İçini karıncalayan bir duyguydu, beyninin rüya kanallarına girmesine engel olan…

Okumaya devam et “Gözlerinde Kurulmuştu Sarmaşık”

Yüzsüz

Çünkü ben,
Evimi kütüphane yapacağıma
Kütüphaneleri kendime ev yaparım…
Binlerce yüzden,
Binlerce maske çizerim kendime.
Üç güneşin altında
Kendime baruttan yol çizmeyi bildiğim kadar
Pembe bulutsu düşlerimin ardından
Gitmeyi tercih ederim.
Gecenin karanlığında
Boğazdan karşı kıtaya baktığımda
Yıldızlarımı seçerim.
Gökyüzünden daha yakın ve daha parlak
Olduğumuzu hatırlar
İşte o evrendeki parlayan mavi cüceyi
Kitapların arasında
Tozlanmış raflar sınırında
Kalmış bir kitap kurduna benzetirim.
Yeşillerin vücudumu sarışını izler
Uğur böceğinin avuçlarımın içinden
Geçtiğini fersah fersah
Ansızın hayal ederim…

Okumaya devam et “Yüzsüz”

Bulantı

Dökülmüyorsa dudaklarından kelimeler
Kapatıp açmaya mecalin yoksa eğer
İçindeki bir şeyler 
Anlam veremediğin duygular tarafından ele geçirildiysen eğer,
Bir bulantı vardır ruhunda.
Sözcükler tıkanır ya boğazında…
Gözlerin arar,
Gözlerin kaçar tanıdık yüzlerden,
Bulduğu an kaybeder.
Kilitli olduğu kafesten çıkamayacağını kestirdiği anda
Sadece yeniden beklemek ister.
Pişman olsa da
Acının mazoşist bir zevke dönüştüğü anda takılı kalır,
İnsan insanın aynasıdır derler…
Saatlerce oturup insan izlemekten olacak,
Binlerce suret gezer beyninde,
Hepsi bir cüce olarak rüyalarında biter.

Okumaya devam et “Bulantı”